25 Mayıs 2016 Çarşamba

UZUNGÖL ve RİZE OVİT YAYLASI (2. gün)

Günlerimiz yoğun bir gezi programı ile dolu olduğu için her sabah 7-8 gibi uyanarak güne başladık. Uzungöl’deki günümüze de erken başladık. Kahvaltılarımızı yapar yapmaz Uzungöl merkeze gittik. Hava açık, güneşli ve hafif serindi. İlk gün havanın kapalı olmasından dolayı fotoğraf çekememiştik. İkinci gün şanslıydık. Doğanın tüm renklerini fotoğraflayabilecektik artık.
 Uzungöl,  yeşilliklere kaplı dağların arasına sıkışmış,  yemyeşil bir gölün etrafına kurulmuş  muhteşem bir yer gerçekten. Gölün en başında fotoğraflardan  aşina olduğumuz cami gözünüze çarpıyor hemen.  Etrafa baktığınızda  ise türlü yeşilliklere örülmüş dağları, bu dağların zirvelerindeki sisi  ve  yer yer kar birikintileri görüyorsunuz. Hava güneşli ve açık olduğu için müthiş bir görsel ziyafet çektiğimizi söyleyebilirim.

Uzungöl merkezde az biraz yürüdükten sonra bir bisikletçi ile karşılaştık. Gruptaki birkaç arkadaş Uzungölün nehir tarafını bisikletle keşfetmeyi önerdi.  Oylamaya sunup karar verdikten sonra bisikletlerimize atladık. Gölü besleyen nehrin akış yönünün tersine doğru yola çıktık.  Gittiğimiz yönde  doyumsuz manzaralar karşıladı bizleri. Yanıbaşımızda nefis bir nehir, etrafta türlü yeşillikler ve mavi beyazlı bir gökyüzü. Durup durup fotoğraf çektirdik. Verilebilecek tüm pozları veriyorduk sanırım. Hoplamalı, zıplamalı, kahkahalı, romantik :))
Bisiklet turumuzdan sonra sıra,  sıkça karşılaştığımız Uzungöl manzara fotoğraflarının çekildiği tepeye tirmanmaya gelmişti.  Birkaç gruba ayrılarak caminin bulunduğu noktadan tepeye doğru tırmandık. Tırmanma sırasında Uzungöl’ün yerlilerin yaşadığı orjinal karadeniz evlerinin arasından geçtik. Bu evlerin sayıları oldukça azalmış durumda. Bir çok evin renove edilerek otele dönüştürüldüğüne tanık olduk.  Etrafta sayısız güzellik varken olumsuz şeylere odaklanmamaya çalışarak yolumuza devam ettik. En sonunda Meşhur Uzungöl fotoğraflarının çekildiği zirveye geldik ve orada  sayısız fotoğraf çektik. Fotograf çektiğimiz noktanın az yukarısında Galo Omad adında bir yerlinin mütavazi bir şekilde işlettiği evden bozma bir  kafede, muhteşem Uzungöl manzarı eşliğinde  kuymak ve muhlamadan oluşan öğle yemeklerimizi yedik. 

Uzungölü iki yönlü olarak keşfetmiştik artık.  Uzungölün güzelliğini  hepimiz özümsemiştik. Zaman ilerlliyordu ve daha gidilecek görülecek yerlerimiz  vardı. Öğleden sonra sonra saat 14:00 dolaylarında Uzungöl’den ayrılarak Rize’ye doğru yola çıktık.


Rize yolunda, bizi Karadeniz gezisinde başından beri fikirleri ile yardımcı olan Hüseyin ve Filiz arkadaşlarımız bekliyordu. Onlar ile yolda buluşup gün ağarmandan Ovit yaylasına çıkmayı kararlaştırmıştık. Hüseyin ve Filiz sayesinde gezimizin daha güzel geçtiğini bir kez de burda belirtmiş olayım. Güleryüz ve samimiyetleri bir yana onların rehberliğinden de çok faydalandık.
Uygun bir noktada buluşup onları da kafilemize dahil ederek yolumuza devam ettik. İstikametimiz adına aşina olduğumuz Ovit yaylası idi. Ovit yaylası Rize Erzurum yolu üzerinde deniz seviyesinden 2200 mt yükseklikte bir yayla. Fotoğraflardan da görüyorsunuz bulutların gölgesinde uçsuz bucaksız bir yeşillik söz konusu.  Etrafı özümseme, ciğerleri oksijenle yıkama ve fotoğraf faslından sonra biraz daha yukarılara devam ettiğimizde hala karların erimediği noktalara ulaştık. Karların üzerinde olmak hepimiz için müthiş bir keyif ve heyecandı doğrusu. Bu noktada karla birlikte  cevval arkadaşlarımın şovunu izledikJ

Havanın kararmaya başlaması ile birlikte kalacağımız otel Ridos Otele doğru yola çıktık. Ridos Otel ormanlık bir alan içersine kurulmuş yanından nehir geçen büyük bir termal otel. Otele dönerken yolda, Tayyip Erdoğan’ın da konuşma yapmak için otelde olduğu haberini aldık. Hepimiz için büyük süpriz oldu tabiki. Sen gel aylar öncesinden Karadeniz turu planla, sonra otel rezervasyonu yap, sonra bir hafta sonu akşam vakti otele dönüş yolunda ol, gece de otelin termal havuzlarında  yorgunluk gidermek için bir sürü hayal kur ve o esnada Tayyip Erdoğan karşına çıksınJ Hakikaten Erdoğan’dan kaçış yok bundan emin oldumJ Daha otele yaklaşırken  yoğun güvenlik uygulamalarına tanık olduk. Polis, asker her yerdeydi. Otel bahçesine girdiğimizde tüm cumhurbaşkanlığı güvenliği ve Rize protokolu karşımızdaydı.  Hepimizde tuhaf bir duygu hakimdi. İçten içe gülüyor dışarıya da ciddi görünmeye çalışıyorduk. Otel girişinde üstlerimiz ve valizlerimiz güvenlik kontrollerinden geçirildikten sonra odalarımıza geçmeyi nihayet başardık. Hepimiz çok acıkmıştık. Odalara yerleştikten sonra akşam yemeklerimizi yedik. Yemekten sonraki planımız termal havuzda takılmak idi. Açık termal havuza gitmek için bornozlarımızı üzerimize çekip tüm AKP ve Rize  büroksasinin olduğu lobiden geçmeye kararlıydık. Oteldeki hiçbir ağır ve ciddi ortam bizi planlarımızdan alıkoyamazdı tabiki.  Neticede Ahtapot grubundan bahsediyoruzJ Ben Gürkan ile muhalif tutumumu içimde tutarak lobiden sakin sakin geçtimJ Arkamda Vedatların olduğu grup ise lobide  kızlı erkekli bornozlu fotoğraf çektirecek kadar çok sert bir muhalif duruş sergilediJ  İşin şakası bir yana gerçekten o kadar insanın arasından bornozlarla geçmek çok ilginç bir görüntü oldu.  Artık termal havuza gelmiştik, sonuna kadar eğlence zamanıydı.  Türlü şakalaşmalar ve muzipliklerle harika bir havuz sefası çekerek eğlenceli ve  Reyizzz süprizli günümüzü tamamladıkJ





24 Mayıs 2016 Salı

Karadenizle Özlenen Buluşmam: Samsun-Ordu-Giresun ( 1. gün)

Henüz toy bir gezi meraklısı olduğumu düşünürüm. Gidilecek görülecek listem oldukça uzun sayılır.  Yurtiçinden yurtdışından uzak yakın pek çok yer var kafamda. Ömrüm ve şartlarım elverdiğince aradan çıkarmaya çalışıyorum listemdekileri. Karadeniz Bölgesi de  yurtiçinde görülecek yerlerin başında geliyordu benim için. Muhteşem doğası ve kendine has kültürü olduğu taa ilkokul yıllarımdan beri zihnime kazınmış durumdadır.  Gitmek-görmek 19 Mayıs tatili ile nasip oldu. Yalnız değildim elbet. Son aktivitelerimde olduğu gibi  ahtapot grubu ile beraberdim.  

Gezi planımız bir nevi Karadeniz’e giriş programı kıvamındaydı. 4 günlük bir zamanımız vardı çünkü. Kanımca en tipik  ve bilindik karadeniz yörelerini gezecektik. Trabzon Uzungöl ve Rize yaylalarını.
Gezimizin ilk günü yağmurlu ve puslu bir hava altında gerçekleşti. Çoğu zamanı da yolda geçirdik sayılır. Buna rağmen Samsun, Ordu ve Giresun’u görmeyi başardık.   Sabah ilk olarak Samsun’da 19 Mayıs kutlamalarına katılarak milli mücadele ruhuna bir selam gönderdik, sonra Ordu’da Boztepe teleferiğine binerek Karadeniz ve Ordu’yu kuş bakışı seyretmenin keyfini sürdük. En sonunda da  Giresun kalesine çıkarak puslu Giresun manzarası eşliğinde  sevgili arkadaşımız Kayhan’ın askerlik günlerini yaad ettikJ

Bu araya bir not ilave edeyim. 18 Mayıs gecesi Samsun Havaalanına indiğimiz andan itibaren tüm ulaşımımızı bir tur otobüsü ile gerçekleştirdik. Biz nereye istersek araç bizi oraya götürecekti. Kaldığımız oteller, yemek yediğimiz restoranlar, gezeceğimiz yerler  bilumum tüm lokasyonlar arasındaki ulaşımı tek bir araçla   sağladık. Bu tabiki  büyük bir konfor ve hız sağladı bize. Yeri gelmişken grubumuzda 17 kişi olduğunu da belirtmiş olayım. 17 kişi, düşünüldüğünde görece kalabalık bir grup sayılabilir. Aramızda yeni tanışanlar sayıca fazlaydı. Buna rağmen ortak hareket etme ve uyum noktasında hiçbir zorluk yaşamadık.  Her Ahtapot grubu etkinliğinde olduğu gibi neşe ve eğlence seviyesi doruklardaydı.

Kaldığım yere dönecek olursam; Gün ışığı altında  en son Giresun’u da gördükten sonra Trabzon Uzungöl’e doğru yola devam ettik. Hava kararmıştı artık. Gün içersinde Terme’de yenilen karadeniz pideleri ve fındık atıştırmaları dışında karınlarımıza da birşey girmemişti. Acıkmıştı tüm grup. Uzungöl’e kadar da daha  3 saatlik bir mesafemiz vardı. Hemen bir yemek planı yapıldı. Yolumuz üzerinde olan Akçaabat’ta akçaabat köftesi yemeye karar verdik. Saray Restaurant adında gerçekten de saray kadar büyük ve iddialı bir mekanda karar kılındı. Tipik karadeniz lezzetleri olan balık çorbası ve turşu kavurma ile  ilk orada tanıştım. Öncelikle balık çorbalarını sipariş ettik.  Ardından da akçaabat köftelerini. Masa tam takır donatılmıştı zaten. Köfte çok etkilemese bile balık çorbası ve turşu kavurmayı sevdiğimi söylemeliyim.  Çaylarımızı da içtikten sonra yolumuza devam ettik. Gece yarısından sonra sanırım 01:00 gibi Uzungöl’deki otelimize geldik. İlk gün sabah Samsun’da  Hampton by Hilton’da kaldıktan sonra Uzungöl’deki otelimiz ( Meric Hotel) gerçek bir hayal kırıklığı yarattı. Hadi oda kalitesini geçiyorum ama kahvaltılarımız çok vasattı.  Haksızlık etmek istemem hiçbir yere ama askerlik günlerimdeki kahvaltının bir iki tık üzerindeydi o kadar.



 Samsun, Ordu ve Giresun için çok bir izlenim paylaşamayacağım. Bu şehirleri gerçekten tanıyacak kadar uzun kalmadık çünkü. Ancak Samsun’un  büyük ve gelişmiş bir şehir olduğunu söyleyebilirim. Bunu da şehrin sınırlarına girer girmez anlıyorsunuz. Yol çevresi düzenlemeleri ve  şehir merkezinin işlekleğinden vs. Tramvay falan da çalışıyor Samsun’da. Ordu ve Giresun ise küçük ama şirin Karadeniz illeri. Ordu  daha güzel ve derli toplu şehir olarak göründü gözüme. Tüm şehirler deniz kenarına kurulmuş. Yolculuklarımızın büyük bölümü de sahil yolunda gerçekleşti. Bir tarafta alabildiğine yeşillik diğer tarafta  ise uçsuz Karadeniz eşlik ediyor yolculuklara.

Yolculuk boyunca tüm grup üyelerinin ortak ve olumsuz kanaati ise yol kenarına yapılan ruhsuz yapılaşmaların yoğunluğu oldu. Tüm ülke olduğu gibi Karadeniz de inşaat furyasından payını almış. Tüm sahil şeridi, yeni yapılan fakat bulunduğu coğrafyanın kültürü ile uyumlu olmayan apartmanlar ile örülmeye başlanmış maalesef.

17 Mart 2016 Perşembe

Düzce Melen Çayında Rafting-12 Mart 2016

 Sevgili Vedat’ın önderliğinde Ahtapot grubu olarak güzel aktiviteler yapıyoruz.  En son aktivitemiz Rafting oldu. Rafting,  aksiyon odaklı bir doğa sporu. Heyecan ve eğlence dozu yüksek. Belirli ölçüde de tehlike barındırıyor. (tehlike olmadan da heyecan olmuyor zaten J) Zorluklarla başa çıkma, birlikte hareket etme ve takımdaşlık gibi duyguları yaşıtıyor ayrıca.
 
Rafting olayı; akıntı hızı yüksek bir nehir, nehir üzerinde bulunan ağaç gövdesi,  kaya  parçası gibi engeller  ve sarsıcı dalgalardan ibaret. Amacınız raft adı verilen botlarda  devrilmemek ve engelleri aşmak.
Melen Çayındaki raftinge Ahtapot grubu olarak 18 kişilik bir ekiple katıldık. Organizayon Düzce Rafting adındaki bir şirkete aitti. Tesis, Düzce’nin güzel bir köyünde. İstanbul’dan 2-2,5 saaltik  mesafede bir yerde. Organizasyon kapsamında sabah kahvaltısı, öğle yemeği, rafting ekipmanları ve duş olanaklarının olduğu bir paket sunuluyor.



Cumartesi günü, güneşli güzel bir havada saat 07:10 gibi yola çıktık. Planlarımıza göre 09:30’da tesise varıp açık büfe bir kahvaltının başına oturacaktık. Ancak gidişat öyle olmadı. İzmit yakınlarında bir yerde lastiğimiz patladı.  2-2,5  saatlik bir rötar yaptık bu nedenle.  Ahtapot tayfaları  süprizler ve macera ile özdeşleşmiş bir kitledir. Yaşanan hiç bir aksilik kolay kolay keyifleri kaçıramaz. Lastiğin patlaması da  etkinliğin olağan parçası olarak kabul edilip yola devam edildiJ



Tesise varışımız 11:30 dolaylarında oldu. Hepimiz çok acıkmıştık. Süratle kahvaltı standlarına yöneldik. Gecikmiştik  ama.  Kahvaltı faslını hızlı yapmak durumundaydık. Rafting saati yaklaşırken farkettiğim şey Melen Nehrinin yanıbaşımızda  gürül gürül akan suları ve etrafımızın yemyeşil olmasıydı. Ortamın güzelliğini birazcık hissetmek ve kısa bir keyif sürmek için kahve içmek istemiştim. İçemeden görevliler tarafından ekipmanlarımı  giymem için uyarıldımJ Bizim gruptakiler en sona kalmıştı. Sırayla ekipmanlarımızı aldık. Neopren giysi, can yeleği, kask ve kürekler.
Ekipmanları giydikten sonra tüm rafting kafilesi olarak start yerinde toplandık . Başlama öncesinde, bir  rafting rehberi tarafından 15 dakikalık bol espirili bir  eğitim verildi. Nasıl oturulmalı, nasıl kürek çekilmeli, olası tehlike durumları ve bu durumlarda  ne yapılacağı yönünde bilgiler aldık.  Sonrasında bizim kafile 6’şarlı gruplar ve başımızda birer rehber olmak üzere 3 gruba ayrıldık.



Parkurumuz 11 km uzunlukta, 3. derece zorluk sınıfındaydı. ( Rafting parkurları 1’den 6’ya kadar zorluk derececelerine ayrılıyormuş). Orta seviye bir zorluk bekliyordu bizi. Rehberimizin talimatlarıyla botumuza suya çıkarıp yerlerimize oturduk. Kürek çekmeye başladığım ve suyun yüzeme çarptığı anlar muazzam duygulardı. Bot içerisinde enteresan duygu durumları ortaya çıkıyor. Müthiş bir mücadale ve özgüven duygusu hissediyorsunuz en başta.  Aşılan her  dalga ve türbülans bu duygularınızı yukarıya çekiyor.
Rafting’de heyecan ve adrenalin seviyesi   dalga ve türbülansların olduğu  noktalarda artıyor. Bu noktalara rapid deniyor.  Bizim parkurumuzdaki rapid sayısı  tatmin edici düzeydeydi benim için. Öyle sadece kürek çekmekten ibaret bir sandal sefası durumu hiç olmadı. Diğer yandan yol boyunca muhteşem manzaralar eşlik etti bizlere. Kürekten başımı kaldırıp etrafa odaklanabildiğim her an baharın yarattığı güzel tabiat manzaralarını içime çektim.



Rapidler arasındaki  boşluklarda da  heyecan ve eğlencemiz bitmedi. Botlar arasında su savaşı yaptık. Su savaşı, su sıçratmaca ve  diğer ekiplerin elemanlarını suya devirme şeklinde oluyor.   Bu noktada mağlubiyet yaşamamamın  yolu suya kendiliğinden atlamak kanımca:) Ben tam buna niyetlenmiştim ki Mahir ve Vedat’ın pususuna düştüm. Suya ilk temas etiğimde nefesimi kesecek kadar bir soğukluk hissettim. Birkaç hareketle dengemi sağladıktan sonra iş eğlenceye dönüştü tabi. Yalnız yüzmek diye bir şey mümkün olmuyor nehirde.  Sırt üstü vaziyetini alıp kendinizi akıntıya bırakıyorsunuz.  Bota çıkmak isterseniz de biri size küreğini uzatıyor ve içeriye çekiyor.

Ekip içersinde yapılan espriler, diğer botlarlarla yapılan su savaşları ve dalgalarla yapılan türlü aksiyonlarla 11 kmlik parkuru neşe içinde tamamladık. Parkur sonunda ekipmanları çıkarıp doğruca duşlara yöneldik. Ardından açık büfe yemek ikramı, keyif çayları ve dost muhabbetleri ile etkinliğimizi tamamladık.








28 Aralık 2015 Pazartesi

İlk Kampçılık Deneyimim 23-24 Aralık Şile, Karamandere Köyü

Kamp yapmak, uzunca bir süredir ciddi ciddi  düşünmeme rağmen bir türlü geçekleştiremediğim bir aktivite idi.  Ahtapot grubundan sevgili Vedat, Şile’nin bir köyünde kamp planını ortaya bırakınca havanın kış olduğuna ve ekipman konusundaki eksiklerime  aldırmadan  katılmaya karar verdim.
İlk iş olarak hafta arasında ekipmanlarımı temin ettim;  Çadır, uyku tulumu, mat, kafa feneri ve kamp sandalyesi. Yeni başlayan birisi için temel ekipmanlar bunlar kanımca.  Ekipman tedariki,  kampçılığın en önemli  kısmı. Modern yaşam  olanaklarından yoksun olduğunuz bir ortamda elinizdeki ekipmanlardan başka size  yardımcı olacak bir şey yok.  Bu nedenle, kamp içeriği ve mevsim şartlarına göre ekipmanların ciddiyetle seçilmesi gerekiyor. Bu noktada ben  gruptaki  tecrübeli kampçı arkadaşlarıma danıştım.
 Hafta hızlıca geçip Cumartesi  sabahı geldiğinde yola koyulduk. Gittiğimiz yer Şile’nin Karamendere Köyü ile Saklıgöl arasında bir bölgedeydi. Ahtapot gubundan Uğur abinin arazisi. Arazide elektrik ve su kaynağı yoktu. İnternet de çekmiyordu. Kamp  zemini, türlü ot tabakaları ile kaplıydı. Etrafımız çam ve  kavak ağaçları ile çevriliydi. Zeminde yer yer çamur birikintileri vardı ama bu önemli bir sorun  yaratmadı. Hava öğleye kadar puslu ve  hafif yağmurlu  idi.  Sonradan güneş belirdi ve  hava açıldı.
Kamp yerine varıp eşyalarımızı taşıdıktan sonra çadırlar için kısa bir keşif yaptık. Düz zemini gördüğümüz yerlerde çadırlarımızı kurmaya başladık.  Çadır kurmanın çok karışık ve zahmetli bir iş olmadığını anladım.  Çadır çantası;  iç - dış branda, iskelet sağlayan birbirine geçmeli çubuklar ve sabitleme aparatlarından oluşuyor. Yapmanız gereken uygun bağlantılar ve sabitlemeler…
Çadırlarımızı kurup kamp alanına iyide iyiye yerleştikten sonra akşam yemeği hazırlıklarına giriştik.  Ne yiyeceğimizi gelmeden önce kararlaştırmıştık. Köyde doğal ortam içinde beslenen horoz ve tavuklardan oluşan bir ziyafet çekecektik. Ekip hummalı bir şekilde horoz ve tavukları fırında pişmeye hazır hale getirmeye çalışırken   ben de kamptaki  yardımlaşmanın ve iş bölümünün ilk izlerini gözlemleme fırsatı yakaladım.  Herkes kendiliğinden işin bir yerinden tutmuştu. Emrah, soğuk kanlı bir şekilde ben gözümü açıp kapayıncaya kadar horoz ve tavukların infaz işlemini yerine getirdi.  Ardından, grubun becerikli üyeleri Hakan, Kayhan ve Şener de zanaatçi titizliğinde tüyleri temizleme/yolma operasyonuna girişti. Çok geçmeden ben de onlara katıldım. Parçalama ve güveçlere yerleştirme işlemi de  kadın arkadaşlarımızın hamaratlı ellerine kaldı.
 Yemek hazırlıkları tamamlandıktan sonra yürüyüşe çıktık. Yürüyüş güzergahamızın bir bölümünde Saklıgöl’ün etrafında dolaştık. Ben  5 km den sonra  bir arkadaşımla birlikte dönmeye karar verdim. Grubun gözüpek diğer üyeleri ise  devam ettiler. Sonradan söylediklerine göre  20 km yürümüşlerdi.  Benim  dönüş kararımı da   erken pes etme  olarak algılamışlardı. Halbuki 33 yıllık hayat kitabımda pes etmek hiç yazılmadı:)
  Hava kararırken yemek öncesi  kamp ateşi için erkek üyeler olarak etraftan odun topladık. Bulunduğumuz arazi yakacak odun bulma anlamında sorun yaşamadığımız bir yerdi.  Ateşin yakılması ile birlikte  kampının en eğlenceli anlarından biri daha başlamak üzereydi. Yavaş yavaş yemeklerimizi bitirdik, gürül gürül yanan ateşin etrafında birer birer sıralanmaya başladık. Karınlarımız doymuştu,  bedenlerimiz de ısınıyordu. Muhabbet ortamı oluşmuştu artık. Birer ikişer espriler salıverilirken kahkalar  yükselmeye başladı.  Halil Hoca ve Uğur abinin  öncülüğünde akan  sohbetlerde neşemiz doruğa çıktı.  Keyifli sohbetlerle zaman geçmişti. Dolunayın aydınlattığı havada ateşimizin ısısı yavaş yavaş düşüyordu. Bedenlerimiz de ağırlaşmaya başlamıştı artık.  Bu uykunun  ve günün kapanışının habercisi gibiydi. Gruptan bazı arkadaşlarımız dönmeye karar verdi. Onlarla vedalaştık. Bazıları  sohbete devam ettiler. Ben ve bir iki arkadaşım da çadırlara geçip uyumayı tercih etti.
Gece beklediğimden iyi geçmişti. Sadece  uyanmadan yaklaşık 1-2 saat önce şiddetli üşüme hissemiştim. Yalnızca ben değil grubun diğer üyeleri de sabaha doğru üşümüşlerdi. Deneyimli arkadaşlar bunun düşen kırağı ilgili olabileceğini söylediler. Gün ağarmaya başlayınca Bircan’ın telefonundan çaldığı yumuşak şarkılar eşliğinde birbirimizi uyandırmaya başladık. Yüzüme vuran soğuk havanın yarattığı histen dolayı tulumdan çıkmak oldukça zor geldi. Hızlı bir şekilde üzerimi giyip dışarı çıktım.  Çıktığımda her yer ıslaktı, toprak, ağaçlar, otlar, çadırlar, sandalyeler.  Bir iki arkadaşım cılız yanan ateşin etrafında ısınmaya çalışıyordu. Çok geçmeden herkes ateşin etrafında toplandı. Kahvaltı seçeneğimize karar verdikten sonra çadırlarımızı topladık. Etrafı da toparlamak gerekliydi. Geceden herşey ortalıkta bırakılmıştı. Mıntıka temizliğinin ardından Uğur abi ile vedalaştık.  Dönüş yolumuzda Cumartesi sabahı  gelirken uğradığımız gözlemecide kahvaltımızı yaptık. Huzurlu, dingin ve özgür hissediyorduk kendimizi. Bu duygularla yeni bir aktivitede buluşmak üzere birbirimizle vedalaşıp evlerimize döndük.

Not: Fotoğrafların hepsini ben çekmedim. Başta Hakan Çetin olmak üzere gruptaki diğer arkadaşlarımın da fotoğrafları bulunmaktadır.