28 Mart 2017 Salı

25-26 Mart Çanakkale Bisiklet Turu

Çocukluk dönemlerim dahil hayatımın hiç bir döneminde bisiklet tutkunu olmadım. Çocukken bisiklete binmek yerine sokakta futbol oynamayı her zaman tercih ettiğimi hatırlarım. Bu sebepten olsa gerek ki bisiklete binmeyi bile gecikmiş olarak öğrendim. İlerleyen  yıllarda da durumumda pek bir değişiklik olmadı. Sporu,  hayatıma yoğun olarak soktuğum  bu dönemlerimde dahi bisiklete hiç  merak sarmadım. Bisiklet benim için yalnızca salonda kardiyo yapmak için kullandığım bir antreman aracıydı. Bu sebeplerden olsa gerek  Çanakkale Bisiklet turu etkinliği ortaya atıldığında  hiç oralı olmamıştım. Gitmek aklımdan geçmemişti. Ama ne olduysa, son hafta etkinlik için kurulan bisiklet grubunun içinde buldum kendimi. Sonrasında bir baktım ki yola çıkmış Çanakkele’ye gidiyoruz.

Katıldığımız etkinlik Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı himayesinde gerçekleştirilen bir bisiklet festivaliydi. 25-26 Mart tarihlerinde  Troia etabı (66 km) ve şehitlere saygı etabı (55km) olarak 2 farklı etap sürüş güzergahı olarak planlanmış idi. Biz grup olarak bırakın 2 etabı, katılacağımız ilk günkü etap olan Troia etabını  bile tamamlayabileceğimizden şüpheliydik. Temel motivasyonumuz eğlenmek ve beraber keyifli zaman geçirmek idi. Spor ve aktiviteler bunun için vesile oluyordu.
 
Troai etabı; TroyPark AVM’den başlayıp sırası ile Atatürk Caddesi, Yılbaşı Sokağı, Kepez Sahil Limanı, Sahil Güvenlik, Dardanos, Güzelyalı, Karanlık liman, Kumkale,   Tevfikiye, Truva Ören Yeri, Truva Ören Yeri ziyareti ve yemel molasından sonra aynı güzergah itibari ile geri dönüş şeklinde planlanmış olup 66 km uzunluğundaydı.


14+1 (minik rüya)  kişi olarak tura katıldık. Aramızda bir kaç arkadışımız bisikletciydi ama onların da bu denli uzun tur tecrübesi  yoktu.  Hatta ben dahil  neredeyse grubun yarısı bisikletini  etkinlikten hemen önce temin etti. Ancak grubumuz   spor geçmişi olan ya da halen  birçok sporlarla uğraşan profillerden oluşmaktaydı. Hamlık durumları olan tipler değillerdi. Yukarıda dediğim gibi  kimse bir hırs içinde değildi asıl amaç grup olarak eğlenmek idi. Başka detaylara geçmeden önce bu noktada bisiklet turu için gerekli olan malzeme ve ekipmanlardan bahsetmek istiyorum. Blogun da amacına uygun olarak:)

En önemli ekipman tabiki bisiklet. İllaki çok iyi bir bisiklete sahip olmanız gerekmiyor. En can alıcı nokta, bisikletin bakımlı ve hareketli aksamların çalışır durumda olmasıdır. Benim kullandığım bisiklet bu yönden eksikti. Zira rampa çıkarken 2 kez zincirim koptu ve artık zinciri değiştirmek zorunda kaldık. Ayrıca vites mekanizmam da kısmen bozuldu. Bu durum yol özelliklerine göre vites değişikliği yapmamı engelledi ve beni özellikle rampalarda çok ama çok zorladı. Bisiklet giysisi anlamında mümkünse pedli şort  ya da tayt giyin. Ben, tayt erkek adamı bozar falan demedim gidip pedli tayt aldım. O kadar zaman boyunca sele üzerinde oturmak poponuzu öyle böyle acıtmıyor söylemiş olayım:) Ne kadar iyi ped o kadar rahat bir oturuş sağlıyor.  Tişört olarak ise  salonda antreman yaparken kullandığım teri emen rüzgar geçirmeyen klasik sporcu tişörünü giydim. Ayrıca herhangi bir çarpma ya da düşmeye karşı kask aldım. Ki kask takmak zaten mecburi idi. Kask konusunda cimrilik etmemek gerek. Görselliği tamamlayan motive edici bir unsur olduğu gibi kafa yaralanmalarına karşı en önemli koruyucu ekipman. Kaskla birlikte sürüş esnasında göze birşey kaçmaması için şefaf gözlük kullandım. Son olarak da eldivenlerden bahsetmeliyim. Düştüğünüzde avucunuzun içinde mozaik döşenmesini istemiyorsanız eldiven kullanmanızı öneririm. Ayrıca gijonları tutarken avucunuzun terlememesi ve ellerinizin tahriş olmaması için de gerekli. Ben bahsettiğim bu ekipmanların tamamını Decathlon’dan makul fiyatlara aldım. Aklınızda olsun.

Bu noktada yazının daha da uzamasını istemiyorum. Bu sefer, turda ne yaşadım, ne gördüm faslını geçip farklı birşey yazmak istedim.  Şimdi, tura katıldığım arkadaşlarım için yazdığım kim nasıldı bölümünü arz ediyorum izninizle:)

Buse: İlk andan itibaren kıyafeti ve duruşu ile 40 yıllık bisikletçiyim der gibiydi. Feribotta ve molalarda dahi kaskını çıkarmayarak görüntüsünden hiç taviz vermedi:)

Mert: Üzerinde içlikten formaya, kazaktan, şişme monta kadar sayamayacağım kadar kıyafet vardı.  Bisikletci giyiminde çığır açtı :)
 
Fevzi: Macta  ortalarda görünmeyen  ama goller atan futbolcu gibiydi. Fazla konuşmadı, konuştuğu zamanlarda tam isabet, vurucu espirileriyle hepimizi kırdı geçirdi:)
Seniha: En hızlı gelişim gösteren sporcu ödülünü aldı bizden.  Geçen yıl bisiklet sürmesini öğrenen biri olarak 45 km gitmeyi başardı:)

Senem:   Aktivitelerdeki erken pes etme süresini geliştirdiği için hepimizden takdir topladı.  Fısıltı halinde Senem’in nerede  bırakacağını konuşurken, parkurun 17 km sini tamamlaması bizim için sürpriz,  onun için büyük bir adımdı.  Havlu attı dediğimiz anda tekrar devam etmeye çalışması; “yenil, daha iyi yenil” sözünün pratikteki karşılığıydı.

Şener : Ahtapotun sakin gücü. Her aktivitede  olduğu gibi bisiklette de şaşmaz bir performans gösterdi.

Gökçen: Aktivite boyunca  çok cool göründü.  Yönetmen kimliğini her durumda ortaya koydu. Molalarda bizler fotoğraf çekerken o kısa film formatında videolar çekiyordu:)

Semiha:  Çanakkale bisiklet turunun tanıtım yüzü olabilecek kadar duru bir güzelliğe sahipti.

Vedat:  Ahtapotun dünya lideri. Her zamanki gibi en hiperaktif, en muzip ve en deneyimlimizdi.

Sultan: Grubun en sportif kadın temsilcisiydi.  66 kmlik parkuru bitirdiğinde hiç zorlanmadığını düşündürttü hepimize.

Afife:  Çocuğum yüzünden bir şey yapamıyorum diyen annelere  45 km boyunca bisiklet sürerek (üstelik arkasında çocuğunu taşıyarak) en güzel örneği verdi.

Bircan: Bisikleti sürmek için ellerini hiç kullanmadı.  Boşa çıkardığı elleriyle 66 km  boyunca aralıksız fotoğraf ve video çekimi yaptı:)

Elif: Taş gibi bir kadın olduğu kadar taş gibi de  bir bisikletci.  Güle oynaya parkuru tamamladı.

Rüya: Yavru potpotcanımız.  Doğuştan bisikletçi dedirtti hepimize.

Ben mi?  Beni biliyorsunuz zaten,  Gruptan finish noktasına ilk gelen kimdi acaba:)



3 Kasım 2016 Perşembe

29 Ekim 2016 Keramet'e Yürüyüş ( Aktoprak-Keramet Parkuru)


Ceyhun ile geçen yaz likya yolunun Kaş  parkurlarını yürümek gibi bir hedefimiz vardı. Ancak son anda çıkan aksiliklerden dolayı bu planı gerçekleştirememiştik.  İstanbul’da birşeyler yaparız diye konuşup yeniden sözleşmiştik. Ekim ayı başında bir araya geldiğimizde ise Yalova’daki trekking parkurlarında yürüme konusunda karar kıldık. Merak edenleriniz internette “Yalova ekoturizminde trekking parkurları” diye arama yaparsa istedikleri kadar detaylı bilgiye ulaşabilirler. 
Planımız, Aktoprak-Keramet Parkuru olarak bilinen rotayı yürümek ve  gece kamp atıp sabahlamak şeklinde idi.  Bu parkuru seçmemizin başlıca sebebi, Keramet köyündeki sıcak su göletini merak ediyor oluşumuzdu. Yürüyüşümüzün sonunda bir nevi termal sularda kendimizi ödüllendirmek istemiştik.
Planlanan Rota



Yürüdüğümüz Rota
Tevfikiye-Aktoprak-Mahmudiye, Mahmudiye-Çakırlı-Keramet




Ceyhun ile sabah 09:00’da Yalova iskelesinde buluştuktan sonra hemen yakındaki köy minibüslerinin kalktığı garaja yöneldik. Parkurumuzun başlayacağı Aktoprak köyüne giden minübüsün saat 10:30 da kalkacağı bilgisi aldık. Etrafta biraz zaman geçirdikten sonra minibüsümüz hareket etti.  Minibüs ile Altınova  ilçesi üzerinden eski adıyla Çavusköy’e (yeni adı Tevfikiye) ulaştığımızda araç şoförü yol çalışması sebebiyle 1 km uzaklıkta Aktoprak’a gidemeyeceğini söyledi. Biz de bunun bizim için sorun teşkil etmeyeceğini söyleyip Çavuşköy çıkışında indik.  İndiğimizde hafif sisli bir hava ve ince ince düşen yağmur ile karşılaştık. Benim üzerimde bir büyük sırt çantası ile bir  küçük çanta bulunuyordu. Uyku tulumu, mat ve çadır en fazla hacim kaplayan ekipmanlarımdı. Ayrıca yedek kiyafetler, mayo ve havlu koymuştum çantama. Küçük çantamda ise fotoğraf makinesi, kafa lambası, hazırladığım sandiviçler ve kuru yemiş bulunuyordu.  Yüküm ağır da değildi hafifte. Önceleri zorlanmasam bile sonraları özellikle yoğun çıkışla karşılaştığımız noktalarda sırtımdaki yükler haliyle yürüyüşümü zorlaştırdı. 

Aktoprak tabelasını gösteren yoldan devam ederek parkurumuzun başladığı noktaya kısa sürede ulaştık. Bu noktada wikiloc programından bahsetmeliyim.  Yürüyüşümüz boyunca çok işimize yaradı. Bu uygulama sayesinde hem  planladığımız rotayı   yeşil bir hat şeklinde  görebiliyor hem de anlık olarak mevcut konumumuzun bu rotanın neresinde olduğu ayrımını yapabiliyorduk.  Ayrıca yürüdüğümüz yolu bize yeni bir rota olarak gösterebiliyordu.  Bu uygulama sayesinde kontrollü olarak mevcut rotanın dışına çıktık.  Rotanın dışına ikinci bir rota belirlelemeden çıkmıştık aslında.Çıkışı fazla görünen yeni rotamızın daha fazla aksiyon ve keyif vadedeceğini düşünmüştük.  Yoksa yolu tercih ederken burdan şuraya bağlanırız diye bir planımız yoktu. Sonradan anladık ki tercih ettiğimiz  bu yol, bizi Mahmudiye köyüne götürüyordu.  Şimdi düşündüğümde en çok  yolun bu bölümünden keyif  aldığımı söyleyebiliyorum. Bu bölüm, geneli itibari ile yokuş yukarı çıktığımız  dik bir yoldu. Ayrıca yağmurun hızlandığı ve en çok ıslandığımız bölümdü.  Sis de yoğunluğunu artırmıştı.  Yol boyunca   araç yolu paralelinde ilerledik. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz noktada asfalt yoldan ayrılıp kısmen çamurlu toprak bir yola saptık. 
Bu yoldan bir süre sonra da Mahmudiye yoluna bağlanmak için iki tarlanın içinden bata çıka geçmek zorunda kaldık. Mahmudiye köyü girişinde ise fotoğrafta gördüğünüz çoban ile karşılaştık. Onunla rotamız ve köy hakkında kısa bir sohbet ettikten sonra Mahmudiye köyü kahvesinde bir mola verdik. Mola  yeri ve zamanlaması tam da ihtiyaç duyduğumuz bir  anda gerçekleşti. Zira  ıslanmamız bir tarafa yoğun çıkıştan dolayı çok yorulmuştuk. Kahveneye girer girmez köylüler tarafından çok güzel tavırlarla karşılandık. Herkesi aynı sıcaklıkla selamladıktan sonra hemen çantalarımızı indirip montlarımızı çıkardık. İçerde soba yanıyordu. Montlarımızı kuruması için soba yakınına astık. Kahveci hemen tavşan kanı çaylarımızı getirdi. Köylülerle de sohbetlerimiz nereden geldiğimiz ve ne yöne nasıl gideceğimiz minvalinde ilerledi. Çay paralarımız masasına oturduğumuz ve yolu tarif eden bir güzel abi tarafından karşılandı.  Çaylarımızı bitirdikten sonra müsade isteyip tekrardan yola koyulduk. Yola koyulduğumuzda köyden itibaren  2 dostumuz bize dahil oldu. O dostlarımızın fotoğraflarını aşağıda görebilirsiniz. Bu arkadaşların biri büyük olanı bizi Çakırlı köyüne kadar, diğeri ise varış noktamız olan keramet göletine kadar takip etti. 
Mahmudiye’den sonraki yönümüz önce Çakırlı köyü oradan da Keramet köyü doğrultusundaydı. İznik gölünü görünceye kadar yoğun çıkışlı olan bir yoldan yürüyüşümüze devam ettik.Bu esnada yoğun bir sis vardı. Hava da serinlemiş yağmur hızını azaltmış durumda idi.  İznik gölüne bakan sırta geldiğimizde ise manzaramız açıldı. İznik gölünü ve  tek tük Çakırlı’daki yerleşim yerlerini görebiliyorduk. Bu noktada biz Çakırlı’ya inen yolu takip etmeme kararı aldık. Çünkü yol çok uzundu ve hava kararmak üzereydi. Kestirme olması için bulunduğumuz sırttan Çakırlı’ya dik inen çalılık ve kayalık bir alandan  geçmeye karar verdik. Bu alanda patika yoktu, dolayısı ile yolumuzu kendimiz belirledik. Tüm yürüyüşün en zor kısmı burasıydı.  Çok dik inişler söz konusuydu. Bu arazide iyi bir trekking ayakkabısına ve batonlara sahip olmanın faydalarını gördük.


Kestirme yolu bitirdiğimiz anda  her iki yanını zeytin ağaçlarının doldurduğu köy yoluna girdik. Köy yolundan devam ederek meydana ulaştık. Meydana geldiğimizde kısa bir mola vermek için kahveye girdik. Mahmudiye köyünde gördüğümüz ilginin benzerini Çakırlı köyü kahvesinde de gördük. Kahve ahalisinin hoşgeldiniz sözleri ile karşılandık. İçerde yine soba yanıyordu. Biz sobanın etrafına kurulurken kahveci çaylarımızı getirdi. Keramet köyüne çok yaklaştığımızı bilmemize rağmen oraya ne kadar yol olduğunu ve hangi yolu takip edeceğimizi sorduk. Bu anlarda kahve ahalisinin yakın ilgisi devam etti. Aslında yorgunluğun getirdiği bir  sabırsızlık başlamıştı. Duyduğumuz iyi sözler bizim için artı doping etkisi yaptı. Bütün planımız hava kararmadan termal havuza girmek idi. Çaylarımızı bitirir bitirmez Kahve ahalisine eyvallah deyip tarif edildiği gibi Keramet yoluna girdik. 

Girdiğimiz yol her iki yanını zeytin tarlalarının kapladığı toprak bir yoldu. Yaklaşık 2 km daha yürüdükten sonra Keramet köyü merkezine geldik. Keramet köyü merkezinde hiç oyalanmadan Keramet ılıcasını gösteren tabelaları izleyerek yaklaşık 10 dk yürüyüşten sonra keramet ılıcasına vardık.  Keyiflenmiştik doğal olarak. Yüzlerimiz gülüyordu. Termal gölet,  beklediğimden daha büyük, daha berrak ve daha  güzel görünüyordu. Havanın kararmasına çok az kalmıştı.  Havuzun içinde hala bir grup genç görünüyordu. Tesisin bekçisi bizi kamp atabileceğimiz havuzun az gerisindeki yeşillik alana yönlendirdi. Bu arada tesisin ücretli olduğunu belirtmeliyim. Kamp için biz kişi başı 20’şer lira ödedik. Hızlıca bize gösterilen alanda çadırlarımızı kurduk. Artık herşey tamamdı bizler için. Havuz sefası başlamlıydı.  Tesisin az ilersindeki giyinme odalarının oluğu yerde mayomu giydikten sonra koşarak havuza atladım. Zira dışarda güllük gülüstanlık bir hava yoktu:))
Havuz sıcaklığı  öğrendiğim kadarıya 26 derece civarında imiş. Aslında kaynağında su 33 derecede çıkıyormuş  ama sonrasında ortam şartlarından su sıcaklığı 26-27 derece düşüyormuş. Su sıcaklığı fena değildi ama şöyle 35 derece falan olsaydı enfes olurdu. O soğukda, o yorgunluk hissiyle insan daha sıcak şeyler bekliyor tabi:)) Havuzun içinde yaklaşık bir saat kaldım. Hava kararmıştı artık. İşin en zor kısmı havuzdan çıktıktan sonra kurulanma ve üstümü değiştirme aşamasıydı. Etrafta sıcak kapalı bir ortam yoktu. Bu durum beni bir süre havuzdan çıkıp çıkma konusunda tereddütte bıraktı.  Yapacak fazlada  birşey yoktu.  Havuzdan çıkmadan önce  nefesimi kesecek kadar bir  üşüme hissedeceğimi   zihnimde canlandırdım öncelikle. Sonrada havuzdan aheste aheste çıkıp,  üzerimi değiştirmek için  aynı ağır hareketler içinde giyinme odalarının olduğu yere doğru yürüdüm (Bu kısma inanmadınız değil mi? İnanmadıysanız Ceyhun'a sorun:))) Kurulanıp üzerimi değiştirdikten sonra bekçilerle sohbet etmek için onların oturduğu kulübeye yöneldim. İçeride hafiften soba yanıyordu. Üstelik tüpün üzerinde çay da demleniyordu. Bulunduğum yokluk ortamı içerisinde bu tür  şeyler benim için paha biçilemez lükslerdi. Kulübe içerisinde  çay eşliğinde sandviçlerimizi yedikten sonra  Ceyhun'la birlikte müsaade isteyip çadırımıza yöneldik. Çadırıma girip uyku tulumun içine girdiğimde benim için harika ve dop dolu bir gün geride kalıyordu:)








Notlar: Tevfikiye Mahmudiye 8,7 km, Mahmudiye-Keramet arası 8,9 km olmak üzere 18 km yol yürüdük. 11:30'da başlayan yürüyüşümüz 17:30 Keramet göletine vardığımızda tamamlandı. Keramet göletinin olduğu yerde adam akıllı bir tesis yok.Soyunma ve giyinme için yüksek beklenti içine girmeyin. Çıkardığınız kıyafetleri gözünüzün önünde bir yere koymak zorundasınız. Öyle kilitli dolap falan yok. Bu tesiste 2 adet bekçi duruyor gece gündüz. Onlar gündüz saatlerinde ücretli çay servisi yapıyorlar. Ayrıca klasik parkurun başlangıcı olan Aktoprak köyünde bakkal yok. En son bakkal Tevfikiye köyünde bulunmaktadır.  O da bildiğiniz köy bakkalı. Çok seçenek yok. Planlamalar buna göre yapılmalı. Dönüşümüzü Keramet  Orhangazi İlçesi oradan da Yalova şeklinde toplu ulaşımla gerçekleştirdik. 









19 Eylül 2016 Pazartesi

Pamukkale İzlenimleri 15 Eylül 2016


Pamukkale, Denizli’ye 18 km uzaklıkta bir yer. Denizli’ye çok yakın olmasına rağmen en son  2001 yılında üniversiteden birkaç arkadaşımla gitmiştim. O  dönemler  Pamukkale’nin pek tadı tuzu yoktu. Travertenlerdeki tahribat en yükseğe çıkmış, rehabilitasyon çalışmaları başlamış idi. Pamukkale’nin en parlak yıllarının  ise ilkokul zamanlarıma denk geldiğini düşünürüm. Neyse ki o yıllarda birkaç sefer Pamukkale’ye gitmiştik.


Geçen yıllar içinde Pamukkalenin iyileştiğini duyuyordum. Ne kadar iyileştiği söylense de gördüklerim içimi burktu. Zira Pamukkale’nin alameti farikası olan travertenler, doğallık ve canlılığını kaybetmişti. Çocukluğumda travertenlerin üzerinden şarıl şarıl sıcak sular akardı. Her yer kesintisiz beyazlar içindeydi. İnsanlar, travertenlerin her tarafında su oyunları oynarlardı. Kimileri travertenlere boylu boyunca uzanır, kimileri su kanallarında vakit geçirir, kimileri ise havuzlara girerdi. Şimdilerde coşkun su akışları yok. Su, sadece havuzlarda toplanmış. Kısmı olarak da travertenlerin üzerine veriliyor. Su seviyeleri ise diz altına kadar geliyor.  Öyle yüzme, dalma durumları falan mümkün değil . Su havuzlarının oluşturduğu kat kat  görünümler ise eskiye nazaran daha büyük ve düzenli.  Bunun ilginç olduğunu düşünürken biraz dikkatli baktığımda birçok su havuzu ve travertenin insan eli ve harçla  yeniden yapıldığını farkettim. Travertenlerin doğal ve gerçek şekillerini gören biri olarak içim burkuldu tabiki. Eskiden  insanlar  travertenlerin her tarafında dolaşabilirlerdi.  Şimdilerde ise  travertenlerin geniş bir bölümüne  giriş yasaklanmış. Bir tek yürüyüş parkuru üzerinde dolaşılmasına ve  oradaki  su havuzlarına girilmesine izin veriliyor.  Netice itibariyle travertenler yıllar içinde büyük değişimlere uğramış. Yaşanan olumsuzluklardan sonra travertenlerin bu seviyelere gelmesi bile sevindirici. Her şekilde bünyenize iyi geliyor. Beyazlıkları geçtim harika manzarası bile kendinizi iyi hissetmenize yetiyor. Kesinlikle gidip görülmeli. Nefes aldığınızı gerçekten hissedeceksiniz. Umarımki  olumlu gelişmeler devam eder ve en parlak yıllarına geri döner Pamukkale.

 


 
Diğer yandan çevre düzenlemesi ve işletmecilik anlamında daha da gelişmiş bir Pamukkale gördüm.  Daha sakin, düzenli ve  sade bir ortam yaratılmış. Tesis, büfe, satıcıların gürültüsü ve yarattığı görüntü kirliliği ortadan kaldırılmış.  İnsanların oturup manzarayı izleyebilecekleri çok güzel alanlar yaratılmış. Buna karşın fiyat düzeylerini yüksek buldum. Giriş için 35 tl ödeniyor. İçerdeki antik havuz için  32 tl, arkeoloji müzesi için de 5 tl talep ediliyor. Tesislerdeki fiyatlar da  biraz pahalı sanırım.  Magnum 8 tl,  küçük su 2 tl idi.



Biz akşamüstü Pamukkale’ye gidebilmiştik.  Güneş batmak üzereydi. Gün ışığını değerlendirmek için hızlı bir gezi yapmak durumundaydık.  Antik müzeye hiç uğramadık. Antik havuzun içinden ise öyle bir geçtik sadece.  Zamanımız olsaydı tarihi kalıntıların arasında saatlerce yüzmek isterdim. Ki çocukluğumdan beri antik havuza hiç girmedim. Antik havuzdan sonra ise tepedeki antik tiyatroya uğradık. Orada biraz soluklanıp tarihi güzelllikleri izledikten sonra gün batımıyla beraber gezimizi noktaladık.




Aşağıdaki fotoğrafları aile albümünden bulup çıkardım. Değişimi farkedebiliyorsunuzdur  sanırım. Mavi mayolu olan ben, sarı mayolu olan abim. Soldaki fotoğrafta babamla, sağdaki fotoğrafta dayımla birlikteyiz:))